Sabah, öyle bir sabah ki, Haziran’da Mersin. Yani sabah bile denmez ya, neyse…
Karın ağrılı bir gecenin sonunda birkaç sinek ısırığı ve hatırıma gelen o yıllanmış cümle ; Yalnızlığına kaç dostum: görüyorum ki her yerini ağılı sinekler sokmuş. Sert ve sağlam bir havanın estiği yere kaç – Artık el kaldırma onlara ! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki!  Nietzsche

Bir hareket noktası olarak konduğum Mersin’deki odamdan hareket ile, ‘Arkadaş’a atlayıp, sevgiliyi de aldıktan sonra bir yolculuk başladı kuzeye.

1yola sabah çıkılır

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Vücudumdaki her nokta, o sert ve sağlam hava ile karşılaşacağı anı beklemekteydi. Bunu biliyorum. Uzun soluklu bir ‘nefes yoksunluğu’ yaşadığım şehri her terk edişimde, içimde coşkudan başka bir şey barındırmam. Bu noktada, namı değer ‘Arkadaş’ın, tam bu coşkuya karşılık gelen motorunun sesi, teşvik üzerine teşvik peydahlamakta.

Öğlen saatlerinde, başka bir şehre sınır olan Aladağlar Milli Parkı bizi karşılar…

2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yolun gebe olmadığı ne var? Tanrım! manzarayı görüyorsun değil mi?

 

3

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şehir sandalyeme oturduğumda görünen o beton kafesler de neydi öyle? Bir şairin dediği gibi ‘çok şehir, çok beton, hiç insan’ (Yılmaz Odabaşı) idi şehir yaşantısını en güzel tanımlayan, başkası değil. Şimdi oturduğum sandalyemden görünen bu güzellik, nasıl tanımlanacak şiir ile?

4

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gölge buz, gölgesizlik ise kaya yanığı sohbetleri yaptırıyor. Ve yürümenin alfabesi oluşuyor yeniden.

5

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güneş gider akşam olur, akşam üşür gece olur. Ve dağı keskinleştiren o buz esinti, bir tek dolunayı yavaşlatmaz. Bir şairin söylemiyle o ;

''Ay / Bir yalnız / Gökyüzünün sözlüğünde. / Taşbaskısı'' İlhan Berk
6

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki gün verdiğimiz bir parça ekmeğin hatırına, sabah işini gücünü bırakıp bize dostluk eden çoban köpeklerini izleyip, ‘bilgelik’ olgusunu düşünmek, pek de zor olmadı. Onlar, dağı, bizden iyi biliyor ve karşılaştıkları çirkinliklerde, hemen değil, uzunca bir süre sonra diş gösteriyor kendileri.7

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

8

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dağlar kadar olmasa bile, ‘yol’un bilediği bir yolcunun yoldaşı olmak, yüzeysel ama can yakıcı çiziklere hazırlıklı olmak demektir sevgili hatunum, biliyorsun artık… 17 yıldır adımlayan şu ayaklar, yani 36 numaradan 46 numaraya büyürken, tabanında çakıl izlerinden başka, bolca morluk barındırmakta… Yine de, eğleniyor gibi görünmekte silüetin 🙂

9

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Shakespeare, Atinalı Timon eserinde, Timon’un Atina’ya bakıp, ‘Ey bu köpekler kentini çevreleyen kale duvarı! Yıkıl! Yerin dibine geç de Atina’yı koruma artık!’ diye bağırttığı mağaraya çok benziyor burası. Tabi benim zihnimdeki mağara bu 🙂 Herkesin mağarası kendine.

10

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Biraz da ağaç… Yine Atinalı Timon’da geçen ‘Ben… Ben ormanlara gidiyorum, orada karşıma çıkacak en yırtıcı hayvan, insanoğlundan daha insaflıdır…’ cümlesinde Shakespeare’nin bahsettiği orman da buraya benziyor olsa gerek;

11

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölge şahane, keyfiniz de yerinde fakat yeterinden çok kalmamak lazım… Başka bir manzarayı solumaya gidelim mi?

12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

illaki evet…

13

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yok edici dürtülerimizden sağ çıkan bir dağ keçisi sürüsü göstermek, tek hediyen değil Aladağlar… Hakkını nasıl öderiz?

14

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

15

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir tık daha büyülendikten sonra, birkaç yüz kilometreyi geride bırakıp, yıllar önce beni çok etkilemiş olan ‘Acı Göl’ e ulaşıp, şöyle bir baktık mavinin tonlarına… Suyu azalmış bir gölün, sessizliğinden anladık olan biteni… Dünya, gün geçtikçe kırılganlaşıyor.

17

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öyle değil mi ‘Arkadaş’?

18

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öyle değil mi hatun? Gerçi sen yüzünü bana dönmüşsün…

19

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ve Acı Göl’ün hemen karşısında bulunan Meke Gölü misafir etti bizi… Yüzü, güneş altında çalışmış bir pamuk işçisine benziyordu… Bir kez daha hüzünlendik.

20

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Birkaç köyden geçip, yine Toroslara tırmanmaya başladık ki, adlarını tam kestiremediğimiz kuşların renklerine, cesaretlerine rastladık…

23

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

22

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

21

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ağaçların yetişmediği o yüksek tepelerden aşıp, kısa süreli bir inişten sonra, konduk yine bir coğrafyaya…

24

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

27

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

28

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Torosların sağı solu belli olmaz… Yakıcı güneşi saklayıp, fındık büyüklüğünde dolu yağdırır insanın düşüne…

29

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sonra ertesi gün yeniden bir güneş açar, bir parça dal yeter, dalın kudretini bilene.

25

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ve çeşit ister, doymaz insan… Koparır bir çiçeği göbek deliğinden. Kurutur, kendi bedenine hiç benzemeyen ateş bir kayanın üzerinde.

26

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yine vakit gelmiştir dışarıda… Yeterinden çok kalmamak vakti… Güneş başka memleketlere gider, biz başka memlekete…

30

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Olsun, ‘Ay ışığı yeter bize’…

31



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Rotayı ve rakamları merak edenler için bir harita görüntüsü ekliyorum)

Adsız