Ben… Hani o ‘ben’ var ya, evrende ne kadar küçük olduğunu sürekli bilmezden gelen o tökezlemekte olan organizma… Yolu izlemek için yola düştüm yeniden, o geçen Temmuz’da…

1-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mersin bir kıyı şehridir. Kıyıyı görebilene aşk olsun. Kirletilmemiş ve satılmamış bir kıyı bulmak zor bu ülkede, Mersin’de payına düşeni almış. Önce Sivas’a uğrayacağım, orada bir ev var.

2-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

O eve yaklaşırken, sırf isminin ritminden heyecan duyduğum o ilçenin girişi;

3-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Şarkışlaya düşürmesin oooy oyy, allah sevgiği kulunu oy…’ diye mi başlasam, yoksa ” ben Şarkışla’nın Sivrialan köyünde 1894’de dünyaya gelmişim, dünyaya gelişim de herkes gibi değil.Annem rahmetli koyun sağmadan gelirken yol üzerinde dünyaya getirmiş beni ‘ diye mi başlasam dağılmaya bilemedim. Sonra 2. seçeneği seçtim ve Aşık Veysel’in köyü olan Sivrialan’ın yoluna koyuldum. Yol üzerinde karşılaştığım insanların ‘bilmemelerine’ aldırmadan, birkaç yanılma ile buldum bu köy yolunu. Yaklaştıkça içimdeki coşku/hüzün arttı.

Burası Aşık Veysel’in evi. Bazı kaynaklara göre, o bir halk düşünürü, yahut bir ozan… Bana göre… Bana göre… Henüz yazılmamış bir kelimenin karşılığı o adam. Daha konuşamam üstüne.

Bu ev müzeye çevrilmiş, çok sevindim…

4-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

” Dünya bir dolap ki durmadan döner
İçimde çeşitli plana ne den
Herkes bir maksatla serpilir süner
Kuyruğu kınalı yalana ne den ”

Aşık Veysel

5-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

” yıllarca aradım kendi kendimi
hiçbir türlü bulamadım ben beni
hayal miyim rüya mıyım bilinmez
hiçbir türlü bulamadım ben beni ”

Aşık Veysel

6-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

” Parça parça olsun paramı çalan
Kimi gerçek derdi kimisi yalan
Dünyada görmedim böyle bir pilan
Kapı kitli cüzdan cepte para yok ”

Aşık Veysel

7-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

” insan miyim mahluk muyum ot muyum
ekilir biçilir bir nebat miyim
yoksa görünüşte bir sıfat mıyım
hiçbir türlü bulamadım ben beni ”

Aşık Veysel

8-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

” varlığım yokluğum bir Veysel adim
kalacaktır gök kubbede ses kadim
elli uç yıl kendi kendim aradım
hiçbir turlu bulamadım ben beni ”

Aşık Veysel

9-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hava kararmaya dururken, gaz pedalına dokunmak ile dokunmamak arasında gidip gelirken, kalbim bir nebze kan tuttu. Hani gırtlağı düğüm olur ya insanın, kalp düğümlenmesi diyeyim. Duygularla karışık, yavaş yavaş uzaklaştım Şarkışla’dan. Sivas’a uğramadan Tokat’a devam ettim. Hava kararınca durdum. Uyudum soğuk bir kara parçasında, yaşıtım Arkadaş’ın içinde. Sabah yine yola düştüm, yol kuzeye, Ordu’ya çıkacak.

11-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Boz sarı renkten, doygun yeşile geçeceğim Tokat şehrine keyifle giriş yaptım, Karadeniz bölgesine Niksar üzerinden ulaşacağım. Keyifle çıktım rampaları, her şey çok güzel, Karadeniz ile özleşmişiz sanki, böyle içim kıpır kıpır iken ——— yol kenarında, bir viraja sıkıştırılmış yavru bir yaban domuzuna balta ve çekiç fırlatan bir topluluk gördüm. Toplamda 3 araba sağa çekmiş, 10 a yakın insan yaban domuzunu vahşice öldürmeye çalışıyor. Manzara karşısında yıkıldım! Yol uygun olmadığından duramadım, biraz yavaşlayıp iyice idrak etmeye çalıştım vahşiliği… Öfkeli ve zihinsiz kalabalığın, savumasız yavru domuza işkence yapa yapa öldürmeye çalışan kalabalığı izleyen bir de küçük kız çocuğu vardı, çıldırmışcasına ‘canlı öldüren kalabalığın’ çıldırmışcasına ağlattığı küçük kız’ idi o kız… Tarifsiz duygular ve sessizlikle Perşembe ilçesine doğru yol almaya devam ettim. Kıstım arabamda çalan dünya ezgilerini…

Türkiye Kıyıları Turunda tanıştığım dostlar ile karşılaşmak umuduyla, birkaç yıl ara ile ziyaret ettiğim Kovanlı’ya ulaştım. Ve sahile attım tentemi, çadırımı.

12-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İkindin saatlerine doğru, 2009’da tanıştığımız, beni sabah 04:00 sularında Karasuyun içinde balığa çıkartan İlkay kaptan ile karşılaştık… Hiç değişmemiş o güzel adam, kardeşi Mehmet ile de tanıştık o an. Ertesi gün balığa çıkma konusunda sözleştik. Fena bir heyecan kapladı içimi. o çirkin vahşet görüntüsünün ardından, yenileyici bir olay yaşamak faydalı olacaktır.

Bu arada Yason burnundaki tarihi kiliseyi de ziyaret ettim. Yason özel bir yer… Bana hep farklı duygular tattırmıştır. Bu yüzden çok severim.

13-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu da kilisenin içi;

14-1-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ertesi gün İlkay Kaptan, Mehmet arkadaş ve bendeniz düştük balık peşine, Karadeniz sularının ‘dipsiz’ diye adlandırılan uzaklığına kadar sürdük takamızı… Bu muazzam duyguyu ne vakit yaşasam, zihnimde bir parlaklık, bileklerimde de, bir başlangıç gücü hissediyorum.

Birkaç gün Kovanlı sahilinde konakladıktan sonra, hem çok sevdiğim eski dostum Enes’i ziyaret etmek için hem de, İstanbul’daki bir dostun evinden kargo ile yola çıkmış bana eşlik edecek enstrümanı almak için Ordu merkezine gittim. Enes ile buluşup Ptt’ye gittik ve açtık paketi 🙂 Bir adet, yakışıklı mı yakışıklı Tenor Saksafon.

12053134_898755240216140_1752511384_n

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk defa hayatında tenor Saksafon gören birisi olarak, fena heyecanlandım ve üflemeye çalışıp o ilk sesi çıkarttığımda korkmadım desem yalan olur. Neyse, bakalım akıbetimiz ne olacak. Enes ile hatıraları canlandırıp, güzel şeylerden konuştuktan sonra, Rize’ye çevirip rotamı ‘4 vitesim çok giderim’ söylemleri ve 80’lerden müzikler ile bastım gaz pedalına.

Saatler sonra, Rize’nin Fındıklı ilçesindeki dostum Yüksel Kaptan’ın evinin önüne çektim Arkadaş’ı… Tatlı bir heyecan ile, sordum soruşturdum, çocuklar ile birlikte denize gitmişler. Hemen onları bulup, birebir ve çok farklı duygular ile tokalaştık. 2012 yılında bisikletim Mavi Bulut ile Moskova’ya giderken tanışmıştım Yüksel Kaptan ile, sonra 2013 yılında yeniden ziyaret ettim onları… Deniz kenarındaki küçük barakasında yatıp kalkıp öyküler düzüyorum her gelişimde. 2012’de ilk tanışmadan kalan bir fotoğraf;

 

24-2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Neyse, Fındıklı balıkçı barınaklarının çevresindeki kayalıklardaki yerimi alma vakti.

19-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Buradaki barınakta günüm genelde şöyle yaşanıyordu; sabah yürüyüş ve gazete almaca ( 6 km ), 2 saat kadar denizaşırı düşünceler için yüzme, Kefirli ve müsli ile hafif kahvaltı, kahvaltı sonrası gazete okumaca, ardından yeni yol arkadaşıma manzara izletme;

20-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Saksafon ile geçirilen birkaç saat sonrasında, sert güneş gidene kadar baraka içindeki çadırda dinlenme 🙂 İkindin, Sait Faik Abasıyanık ve Ferhan Şensoy cümleleri ile buluşma.

IMG_7058

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gözlerim ağrıyınca, akşam denizine girip, sonra gün batmadan kalemim ile buluşup öykü yazmaca… Bu gidişattan gayet hoşnuttum, ki daha Cavit Kaptan’dan bahsetmedim bile… Kendisinin ve kedisi Karamel’in öyküsünü, şuan hazırlamak için didindiğim, 3. kitabımda okuyacaksınız 🙂 Yine de bir fotoğrafını paylaşmak isterim. Ki o, büyük şiirlerdeki kaptanlardan biri;

16-1-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güzelliklerden bahsetmişken, Yüksel Kaptan’ın çocuklarından da söz açmalı! Baran ve Beren. İkisi de, şimdiden büyük bilgeliklere adımlarını atıyorlar.

22-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

23-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Onlar adına söz söyleyemiyorum. Öyle parlaklar ki! Sözcüklerim, birer eskimiş ayakkabı olur ancak, onların ayağına.

Bu yolculuk, yapısı itibarı ile üç bölümden oluşacak. Ve ben tek başına olduğum kısmı, Fındıklı’da sonlandıracağım. Genç fotoğrafçı dostlarımdan Yasin ile, yaylalarda fotoğraf çekip söyleşeceğiz. Bu ayrıntıyı vermemin sebebi, şimdi göreceğiniz fotoğraf 🙂

Bu fotoğraf Gürcistan’da çekildi. Hazır sınıra yakınken, hem namı değer Arkadaş’ı kendi coğrafyasına yakın bir coğrafyaya sokmak, hem yarı fiyatına benzin alıp Karadeniz yaylalarında rahat dolaşmak hem de yarı fiyatına litrelik rakı almak için Sarp sınır kapısından Gürcistan’a girdim.Bolca Auto-Vaz markalı arabaya rastladım. Keyifliydi… Tabi Gürcistan’ın berbat trafiğini saymazsak.

20-2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Alacaklarımı aldım, vereceklerimi verdim ve sabah 05:00 de girdiğim Gürcistan’dan 07:00 gibi çıktım. Ve Fındıklı’ya döndüm. Yasin iki gün sonra buraya gelecek otobüs ile. Sonra yukarıya tırmanacağız.

Özgün bulduğum manzarasından mı?

21-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Buradaki çocukların, çocukluklarına duyduğum özlemden mi?

24-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yoksa Yüksel Kaptan ve ailesinin muazzam paylaşımcı yaklaşımlarından mı?

25-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bilmiyorum ama… Burayı özleyeceğim.

Şimdi vergisini yitirmiş bu rakıyı ( özgür rakıyı yani ) yudumlayıp, Sait Faik öykülerindeki, bir kahve köşesinde tünemiş de, insanları izlermişmiş gibi yapıp, geceyi izlemeye devam edeceğim.

20-3

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk’in sonu 🙂

Rotayı merak edenler için ;

26