”Sola temenna çak, sağa temenna çak… Dize varıp yalvar! Niçin?
Hep şu kuruyası süt çanağının hatırı için! Oysa bütün iş, çanağa tekme atabilmekte!Tekmeyi attın mı, her şey yerli yerine gelir… Siperde gizlenmeye gerek kalmaz!” Nikolay Haytov

Yukarıdaki cümleler, Nikolay Haytov’un Patikalar adlı kitabında bulunan, topu topu 30 sayfalık bir tiyatro metni olan ‘Köpekler’ den.
30 sayfa dedimse yanlış anlaşılmasın, tam 30 ton buğdaydan yapılan ekmeğin doyurduğu, onurlu işçi ağırlığınca cümle barındıran, 30 sayfa.

Öncelikle, çokluk iyidir biliyor musunuz? Yani, fotoğraf sanatçısı arkadaşım Serap, bana ‘Feyyaz, bir oyun var 10 Ocak’ta. Mutlaka izlemelisin!’ demiş olmasaydı, düşünsel lezzetten biraz daha yoksun kalabilirdim. Son aylarda, konserlerde karşılaştığım düzeysiz dinleyici topluluklarına öfkelenip, şehir buluşmalarından uzak durmaya ant içmiştim. Fakat tiyatro izlemenin -ki aslında her tiyatro oyunu, bir anlamda izleyici ile birlikte oynanır düşüncesindeyim- başka bir büyü olduğunu her zaman kabul etmişimdir.

Nikolay Haytov 1940’larda kaleme almış ‘Köpekler’ adlı oyununu. Böylesine kısa bir metinlerden, böyle uzun düşünsel ritim değiştirmelere, pek de alışkın değilim bir okuyucu ve izleyici olarak. Bu sebep ile, oyunun ilk dakikalarından itibaren, 3-5 dakikada bir ‘bak şimdiii!!!’ söylemlerini sürdürdüm. Çünkü, oyun 1940’larda yaşanmış ve kaleme alınmış bir hikaye olmasına ragmen, salondan çıkar çıkmaz el sıkışacağımız insanlar ve söylemlerden oluşuyordu adeta. Kendi içimde, savaştığım, bağır çağır söylendiğim, kitaplarımda yazdığım, sohbetlerimde iğnelediğim ve iğrendiğim, kendi ruh halime zarar vermesin diye, penceremi güvercinlerle doldurdugum ‘fişli medeniyet’i bana anlatıyordu bu oyun. Hem de öyle uzun uzadıya, virgülsüz cümlelerle falan değil, bir çobanın ağzından, bir ekmek pişiriş süresinde…

serapfoto

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf: Serap Kiriş)

Oyunda, başta ‘insan’, ‘devlet’ ve haliyle sömürü, ardından, yine beklendiği üzere ‘yalnızlık’ ve ‘sadelik’ olguları, harika bir trafikte işlenmiş düşüncesindeyim. Bunun haricinde bir söylemde bulunmak beni aşar. Bu arada, ‘deli işi’ dememin amacı, hem tiyatronun normal bir sağlıkla (yani ortalama insan enerjisiyle) yapılamayacağını düşünüp, tiyatro oyuncularının ‘deli’ (üstün bir kişilik dengesi saglayabilecek ruh haline sahip, nitelikli insan)  olmasıdır.

Oyun bitince, ayakta alkışladık Tiyatro Agon oyuncularını. ‘Eleştirmek’ kelimesinin insana bir seviye kazandıracağını düşünen bir ‘tiyatrobilmez eleştirici’ haricinde, bir dakikası bile verimsiz geçmeyen, dopdolu bir seyir oldu benim için…

Oyunun bitiminde Serap’a teşekkürlerimi iletirken, tiyatro metni ile beni buluşturup buluşturamayacağını sordum, ‘merak etme’ dedi. Fakat, tiyatro salonundan eve giderken, biraz daha ahlaklı davranıp ‘bu oyunun metninin geçtiği kitabı bulmalıyım’ dedim ve gece yaptıgım araştırmalardan sonra, İzmir’de Can Kitabevi’nde buldum kitabı. Masamda, bir ‘öpülesi etek’ gibi duruyor…

niko1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şimdi sizinle bu metnin tamamını paylaşmalı mıyım, yoksa size sadece yol gösterip, işin gerisini sizin eylem potansiyelinize mi bırakmalıyım bilemiyorum 🙂

Bu arada, öncelikle Serap’a ve Tiyatro Agon oyuncularına teşekkürü ‘muhabbet’ bilerek, teşekkür ediyorum. Ayrıca, kitabı temin ettiğim İzmir Can Kitabevi’ne, kitabın üzerine iliştirdiği samimi not için teşekkür ediyorum.

Dostlukla.



No comments

You can be the first one to leave a comment.

Leave a Reply

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.