Fotoğrafçı dost Yasin ile buluşup yüklenilir. Heybemizde konserve, ekmek ve bolca yeni adımlar heyecanı.

1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çamlıhemşin’de sorulur buranın en gidilesi yaylaları. ‘Gito Yaylası’ cevabı alınır. Sevgili yoldaşımız ‘Arkadaş’ dahil, herkesin ritmi tavan yapar. Saatler sonra varılır Gito’ya.

2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bulutlar hizasında olmanın haklı sevici.

6

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

O gece Arkadaş’ın içinde yakılır kalorifer, kitaplar, muhabbetler ve yıldızlar. Ertesi gün yaylalara devam edilir. Sorulur, ‘Elevit’ cevabı alınır bu sefer. İsim kulağa güzel gelir. Karşılaşılır Elevit ile… Çok güzeldir hayın! Kamp pozisyonu alır, soluklanmaya dururuz.

 

8

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Keşfe başlanır.

 

9

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Renk cümbüşünü sığdıramaz aptal gövdesine bir dijital fotograf makinesi. Yine de, hadi neyse, hor görülmez makinenin kapasitesi…  Akabinde, su, buranın tebessümüdür.

10

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İkindin olur, tam çadır kurulacaktır. Keyifler şıkır. Birden 6-7 el silah sesi yankılanır hemen altımızdaki Elevit’den. Yasin, ben ve hayvan dostlarım, irkilir, yuvalarımıza çekiliriz. Deriz ki; ‘olur böyle şeyler arada, keyfimiz bozulmasın’. İlk seri silah sesleri susar, biz yavaştan dışarı çıkarız, anında bir seri silah sesi daha duyulur; dan dan dan dan dan dann…… Ve 10 saniye sonra başka bir silahtan; dan dan dan…. dann dan dan dan dan dan… Biz ‘hassiktir ama!’ deriz ve arabamızın içine sığınırız. Hayvan arkadaşlarımız ne durumda bilmiyoruz.

Kızıyoruz olana… Havada alabildiğine sis var ve biz yaylanın hemen üstündeyiz. Neyse diyoruz… Birkaç saat bekliyoruz arabamızda. Ama susmuyor silahlar. Korkuyoruz. Neden korkmayalım? ‘Adet ve gelenek ve görenek’ kavramlarını sorguluyoruz, bir halta yaramıyor… Biz bu güzelim coğrafyada, bir metalin içinde uyuyoruz.

Sabah oluyor, aynı terane aralıklarla devam ediyor. Yaylaya inip, mevzuyu anlamaya çalışıyoruz. Kahvede oturanlarla paylaşıyoruz korkumuzu, sıkıntımızı;

Yasin –  Burada neden bu kadar ateş ediyorlar bu kadar? Sıkıntılı bir durum mu var?

Amca – (Alaycı gülümseme ile) Nasıl?

Ben – Kim neden sıkıyor bu kadar mermiyi anlamadık!

Amca – Jandarma o jandarma! (amca hala alaycı).

Ben – Dalga mı geçiyorsun amca (hafif kızgınlıkla).

Amca – Buralarda çok terörist var (adam alayın dibine vurur).

Yasin ve Ben – Amca, biz sana sıkıntımızı söylüyoruz sen bizimle dalga geçiyorsun!

Amca – Asıl siz benle dalga geçiyorsunuz! Nerelisiniz siz? Adettir burada adet!

Tartışmayı uzatmadan devam ediyoruz sabah trajedimize. Kızıyoruz. Mayakovski’nin sözünü hatırlatıyorum Yasin’e; ”Elinize bir silah aldıgınızda, onun ne için üretildigini düşünün”. Silahlı adet sevmediğimiz için, kelimenin tam anlamıyla pılımızı pırtımızı toplayıp terk ediyoruz Elevit’i.

Ayder yaylasından, daha yüksekte bulunan yaylalara tırmanmaya başlıyoruz. Hemen her virajda 3-5 kişi, ellerinde bir tabanca, karşılarında hedef, ateş ediyolar. Silahtan çıkan sesi anlamaya çalışıyorum, hissettirdiği şeyi tanımlamaya çalışıyorum… Sadece bir irkilme ve iğrenme kalıyor benim ruhuma, Yasin’de bana yakın duygular besliyor. Kırıyoruz direksiyonumuzu Ardeşen’e, akşamı sahilde geçirelim diyoruz.

11

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ardeşen’e inmemizle, 2 polis arabası, arkamızda beliriyor, önümüzü kesip durduruyor bizi. Ben durumu anlamaya çalışıyorum, trafikte hata falan mı yaptım acaba diye düşünüyorum, hayır öyle bir durum yok. Havaya ateş açtım ve kazara da olsa birini mi öldürdüm diye düşünüyorum, yok, ki öyle olsa yaylalarda adam kalmaz diye espiriliyorum kendimi. Çekiyorum sağa, polis arabadan indiriyor bizi, üstümüzü arıyor, kimlikler havada uçuşuyor, sorunun ne olduğunu soruyorum, ‘ihbar var, bagajı açın’ sözü ile karşılaşıyorum. Açıyorum bagajı, masa sandalye ekmek… Üst bagajı yokluyorlar, hemen yardımcı oluyorum açmaya, sonra kendimizden bahsediyoruz.

Polis asayiş ekibine haber vermiş, polislerle birlikte sessiz bir bekleyiş içerisindeyiz. Plakayı ihbar etmişler, ‘şüpheli araç’. Namı değer ‘Arkadaş’ bende de şüphe uyandırıyor o an, ‘lan harbiden, o yollardan nasıl geçtin be dostum’ diyorum.

Asayiş geliyor, kontrol ediyor, bizden zarar gelmeyeceğini düşünüp, kimlikleri veriyor ve salıyor bizi, salarken de dikkatli olun diyor. 🙂

Ben kavramları, doğruları, yanlışlarımı alıyorum kucağıma, teker teker oynuyorum onlarla. Doğru açıyı seçmeye çalışıyorum.

  • Silah iyi bir şey mi yoksa?
  • Vergisi düşük bir araba kullanmak, yüksek vergi ödeyenleri kızdırıyor ve bu yüksek vergi sahipleri bizden hınç alırcasına asılsız ihbarda mı bulunuyorlar?
  • Coğrafyanın etkisi bu kadar negatif olabilir mi?
  • Bu siyasi etki mi?
  • Bizden önce gelenler, yerel halkı çok mu kızdırdı acaba?

Bir kıyı kenarında, Ayder’de kalabalıktan yiyemediğimiz mıhlamanın acısını çıkartırcasına, yağmur altında patlatıyoruz mıhlamayı!

12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yarın sabah Artvin’e geçelim diyoruz. Orada bir rota belirler oranın yaylalarını gezeriz diye karar kılıyoruz. Gün geçiyor, Artvin’e ulaşıyoruz. Merkeze arabamızı park edip internet kafeye gidiyoruz, rota bakmak için, iletişim için…

Kafeye girdikten 30 dakika kadar sonra telefonum çalıyor;

Ben – Efendim!

Polis – Feyyaz Alaçam ile mi görüşüyorum?

Ben – Evet!

Polis – Lütfen aracınızın başına gelin.

Ben – Sebep?

Polis – Gelince öğrenirsiniz.

Yasin’e sesleniyorum, toparlan gel dostum diyorum. Kafenin kapısında 3 polis beni almaya gelmişler. Bu sefer, sinirim gerçekten bozuluyor ama sinirsel tepki veremeyecek kadar yorgunum. Gülüyorum aptal aptal!

Arabamızın yanına yaklaşıyorum, meraklı kalabalık ve birkaç polis çevrelemiş arabamızı. El uzatıyorum, merhaba diyorum, karşılık yok! Bir sürü konuşmadan sonra, ülke bu haldeyken binip yaşadığımız şehre dönmemiz gerektiği, Dadaloğlu’nun söylemlerinin bir önemi olmadığı vb talimatları alıyoruz, bu arada asayiş falan geliyor, aynı durumları onlara anlatıyorum falan… Sıkılıyorum bu işten! Saksafonumun içine kadar bakıyorlar. Bence de çok tehlikeli alet! Yaklaşık 40 dakika falan sürüyor, boşalt, kontrol, yükle ve ‘siktirolgit’ süresi.

13

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ülkenin durumu diyor onlar, gazetelerde, bombalı saldırıların kiralık lüks arabalar ile yapıldıgını okumamışlar sanırım. 33 plakanın muhtemelen doğudan oldugunu falan sanıyorlar, ki olsun ne olacak? Ayrıca, Artvin Mersin’e göre daha Doğu’da! Batı-Doğu ayrımının bu deni yüzümüze vurması bizi tiksindiriyor.

Yine o bölgeyi sevmek arzusunda direniyoruz, kırıyoruz direksiyonu bu sefer Karagöl’e. Doğa diyoruz, biz daha çok ona geldik zaten… Filan falan… Ve Karagöl’e ulaşıyoruz. Bir kalabalık ki,anlatamam… Bundan sonraki fotoğraflara yorum yazmıyorum. ‘Bu adam da Karadeniz’i ne kadar kötülemiş’ falan diyenler kendi yorumlarını yapsınlar. Ben bir yolcu olarak, olanı olduğu gibi anlatmak zorundayım ve bir yolculuk gerçekten sıkıntılarla dolu ise, onu misafirlik lokum gibi süslü tabaklarda ikram edemem. Burası, ‘bu vaziyettedir’ diyebilmeliyim. Sebep sonuç sizin yorumunuza kalmış!

14

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

 

 

 

 

15

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

16

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

17

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

 

18

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

20

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

 

22

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

Karagöl’de aradığımız ‘temizliği’ bulamadığımız için, birkaç gün kalamıyoruz. Ve Camili Bucağı’na gidiyoruz. Yoklamamız alınıyor yeniden… Belki haklı belki haksız. Yoruluyorum. Birkaç fotoğraf çekip, oradan da uzuyoruz…

25

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir gece, yol işçilerinin şantiyesinde misafir oluyoruz, ertesi gün Giresun’a bağlı bir yerde, Yasin’in Özcan adındaki samimi arkadaşının, sorgusuz, sualsiz ve alabildiğine paylaşımcı ailesine konuk oluyoruz, Köy Enstitülerinden konuşuyoruz, fındık hasatından, sudan, çevre kirliliğinden… 3-4 gece kalıyoruz bu koca kalpli ailenin evinde. Ardından, Ordu’ya sürüyoruz, Yasin İstanbul’a, ben eski dostum Enes’in yanına…

Yolculuğun bu kısmı, yarım, yitik ve kırıcı oldu bizim için… Anlayamadık, anlatamadık, gülemedik…

Yolculuğun bu bölümünü yazmak için aradan bir yıl geçmesi lazımmış demek ki, hala ellerim ve kalbim titriyor… Son olarak, yolculuğun ‘kırılmadığımız’ anlarından oluşan bir video yaptı Yasin, yarım bir video, onu ekliyorum.

Size sevgilerimi sunarken, ‘insanları sevin’ diyorum…

 

İlgilenenler için rota;

26